Fincan

Birer fincan sohbet şehrin soğuğunda...

  • About
  • İletişim

Sıra Lastfm ve Myspace’de! Ya sonra?

Posted by fincan on 25.Eylül.2009
Türkiye, İnternet altında yayınlandı. Tagged: Blogspot, dailymotion, dns, Korsan, Lastfm, Müyap, MSN, Muzik, Myspace, opendns, Paylaşım, Sansür, Social Network, Sosyal Ağ, Sosyal Network, Telif Hakları, Wordpress, Yargı. 1 yorum

WordPress, Blogspot, Youtube, Dailymotion, bir kaç evrim savunucu bilimadamının siteleri ve daha onlarcası, ülkemizden erişime kapatıldı. Erişimi engelleyen zihniyet sansürün bir çözüm olmadığı noktasını kavramak bir yana bir sayfanın içeriği yüzünden tüm platformu erişime engellemek gibi zihniyetlerine yakışır bir zeka örneği gösterdiler.

Ve şimdi sıra Lastfm ile Myspace ağlarına geldi. Bu sosyal ağların ortak özelliği muzik paylaşım platformları olmaları. Yanlış anlaşılmasın, el altından albümlerin dağıtıldığı forum ve sitelerden çok farklılar. Sanatçılar kendi sayfalarını açarak sevenlerine ulaşabiliyorlar, konser duyurularını, yeni albümlerinin tanıtımını yapabiliyorlar. Eğer isterler tüm albüm ya da şarkıları isterlerse de yasal sınır olan 30 saniyelik örnekleri sayfalarından paylaşabiliyorlar. Ve yasadığı paylaşımlara, sanatçılardan bağımsız yayınlara kesinlikle izin verilmiyor. Bir başvuru ve grup ya da sanatçının kendini tanıtması ile paylaşım yayından kaldırılıyor, ve bu konuda her iki sitede oldukça titiz davranıyorlar.

Neden erişimin engellendiğine gelince, Müyap’ın şikayeti üzerine alınmış erişim engelleme kararları. Geçen TV’de izledim Müyap Başkanı’nın insanı Devam

Sel ve Batan İnsanbulun Malları

Posted by fincan on 10.Eylül.2009
Çevre, Benden, Türkiye altında yayınlandı. Tagged: Afet, Felaket, Rant, Sel, Yağmur, İnsanlık, İstanbul. Yorum yapın

Evet, acı dolu günler birbirini kovalıyor. Bir yandan “rahmet” diye andığımız yağmur can ve mal alırken diğer yandan barışın arifesinde tekrar sıkılan kurşunlar ve bu kan denizinde yiten taze canlar. Kısacası doğumuz da batımız da kanıyor. Bu kadar çok can kaybı başka yerde yaşansa birbirini izleyen günlerde muhakkak ülke çapında yas ilan edilirdi. Lakin biz alışkınız ne yazık ki günde 30 kurban vermeye selde, trafikte, hastanede, tersanede…

Yağmurun beraberinde sel getireceği günler öncesinden duyruldu, gazete ve televizyonlarda çok üzerinde durulmasa da bahsedildi. Peki ne oldu? 30 küsür insanımızı sel sularına kurban verdik. Yılların biriken sorunlarına 30 can daha. Seçim vaadleri ve oy uğruna dere yataklarına imar verilmesinden tutun da parasal gerekçeler, rant kavgalarından dolayı islah edilmeyen derelere, ordan selin geleceği belliyken alınmayan önlemlere kadar birbirini tamamlayan hem uzun dönemli hem de kısa dönemli ihmaller. Aslında ihmal demek yanlış, bunların hepsi suç. Hem de büyük suç. Onlarca insan ölüyor ve ne bir istifa var ne de bir suçlu. Hatta bir de televizyonlara çıkıp halkı suçluyorlar. Elbet suçları vardır da oraya ev yapılmasına kimler göz yumdu, kimler o dereleri umursamadı acaba? Hadi bunları geçtim, böyle bir felaketin geleceği belliyken neden tahliye edilmedi o yerler?

Boş sorular asında bunlar, biliyorum. Hepsini cevabı da suçluları da belli, ama unutlur. Dedim ya Devam

Tasarruf ama kim için?

Posted by fincan on 8.Eylül.2009
Çevre, Türkiye altında yayınlandı. Tagged: A Sınıfı, Doğalgaz, Elektrik, Enerji, Fatura, Kömür, Nükleer Enerji, Nükleer Santral, Su, Tasarruf, Yalıtım, Zam. Yorum yapın

Aslında zamlara alışkınızdır, öyle %10lar falan korkutmaz gözümüzü. Söveriz, sayarız ardından hiçbir şey olmamış gibi ettiğimiz küfürlerin vermiş olduğu arınma durumundan sonra döneriz günlük işlere. Şu elektrik zammı ceryan çarpmış gibi yapsa da asıl üzerinde durmak istediğim bununla bağlantılı olsa da farklı.

Bugünden en az 5-10 yıl öncesine değinmek istiyorum; hani daha hayatımızda “A” sınıfı ev gereçleri, tasarruflu ampullerin olmadığı zamanlara. İlk gerekçe olarak elektrik ve su giderlerini azaltmak için o günlerden bugünlere hepimiz artık bu kriterlerde esya, araç gereç alıyoruz. Alıyoruz da acaba faturularamızda bir azalma görebildik mi? Biz tasarruf yaptıkça, yaptığımız tasarruflar hep zamlar ile bizim cebimizden çekildi. Belki bir süre faturalar aynı kaldı ama asıl hedef faturuları azaltmakken artık bırakın aynı kalmasını sağlamayı iyiden iyiye can yakar konuma geldi.

Sadece elektrik, sudan bahsetmiyorum, ısınmada da aynı sorun var. Devam

Schumacher Strikes Back!

Posted by fincan on 31.Temmuz.2009
Spor, Formula 1 altında yayınlandı. Tagged: F1, Felipe Massa, Ferrari, Formula 1, Hakkinen, Massa, Michael Schumacher, Mika Hakkinen, Schumacher, Star Wars, Valencia. Yorum yapın

Michael_Schumacherİngilizce (bilmeyenlere Star Wars‘dan alıntı olduğunu eklemek isterim) bir başlık seçmiş olmanın utangaçlığı ile bu sayfadan kutluyorum Schumacher pistlere dönüşünü.

Orta sondan bugüne aksatmaksızın izlerim Formula 1‘i. Kimi sezonlarda sıkıntıdan patlarken bile vazgeçemedim bu yarıştan. Hayal kurardım bizim ülkemizde de yarışılabilir mi acaba diye lakin o da oldu, her ne kadar daha gitmeye fırsat bulamamış ta olsam. Bunun yanında kimler geldi kimler geçti pistlerden ama hiç biri beni Micheal Schumacher‘in ayrılışı kadar üzmemişti. Fanatik damarım hiç bir zaman olmamıştır hatta futbol takımı dahi tutmam ama konu F1 olunca biraz değişir bu durum. Ferrari’nin kırmızı rengi cezbetmiştir hep. Hele bir de Schumacher‘in pilotluğunda yarattığı efsanelere tanık olmuş olmak bambaşka bir şey. Hala Mika Hakkinen ile aralarındaki rekabetin ateşi de aklımda, F1 tarihine bırakmış olduğu sayısız kırılması zor rekor da. Tekrar kendisini pistlerde görebileceğimi sanmıyordum açıkcası. Lakin Massa‘nın yaşamış olduğu üzücü, şokedici kaza olmasaydı dönmezdi de herhalde. Riyakarlığı hiç sevmem her ne kadar Massa‘nın kazası için üzülmüş olsam da Schumacher’in geri dönmesi için vesile olmuş olması üzüntümü ne yazık ki gölgeliyor ve şimdiden sabırsızlıkla bekliyor 23 Ağustos‘taki Avrupa ayağında Valencia‘da tekrar kırmızıların içinde görmek için.

Her ne kadar bu sene Ferrari için işler iyi gitmiyor olsa da Schumacher‘in şampiyonluk şansı olmasa da sadece yarışırken görmek bile benim için heyecan kaynağı. Valencia yarış haftasını en canlı kırmızılarla işaretliyorum takvimimde.

Ne Ordu, Ne Polis!

Posted by fincan on 29.Temmuz.2009
Siyaset, Türkiye altında yayınlandı. Tagged: 1 Mayıs, AK parti, AKP, Alperen Ocakları, Alperenler, Asker, Üniversite Harçları, Başbakan, Cemil Çiçek, Elitçi Bürokrasi, Gençliğe Hitabe, Her Türk Asker Doğar, Ordu, Polis, Polis Şiddeti, Recep Tayyip Erdoğan, Rejim, Vesayet, İdil Biret. Yorum yapın

Son yazılımlarımda rejim ve refleksleri üzerinde duruyorum; mevcut sistemin organlarının, hani rejimin güvencelerinin ya da yılmaz bekçilerinin, çürümüşlüğüne ve köhneleşmişliğine dair kısaca yazdıklarım. Bu sistemin değişmesinde ya da yıkılmasındaki AKP rolününde sıkça altını çiziyorum ama bu vurguyu yaparken de her zaman AKP’nin sorgulanmaksızın takip edilmemesi gerektiğini belirtiyorum. Nasıl olduysa gözümden kaçan Erdoğan’ın bir sözünü okudum gazetelerden ve ne kadar dikkatli olunması gerektiğine bir kez daha şahit oldum.

Bu Cumhuriyet’in bekçisi, güvencesi, temeli olarak halk hiç bir zaman ana aktör olarak görülmemiştir. Aksine devlet organları asli kurucu, geleceğin güvencesi olarak dikilmiş onun karşısına. Her ne kadar “Gençliğe Hitabe”de, gençlik bu Cumhuriyet’in temeli ve güvencesi gibi gösterilse de “her Türk asker doğar” yaklaşımı bu “gençlik” kavramını tanımlayan gerçek zihniyet olmuştur. Kısaca özetlemek gerekir ise iktidarın, yönetim erkinin ordudan ve kemiklemiş bürokratik elitlerin elinden halka evrilmesini savunuyorum. Hal böyle olunca Devam

Binaenaleyh, devlet politikası…

Posted by fincan on 25.Temmuz.2009
Siyaset, Türkiye altında yayınlandı. Tagged: 70'ler, 9. Cumhurbaşkanı, 90'lar, AK parti, AKP, Anayasa, demokrasi, Faşistler, Kenan Evren, Milliyetçiler, Milliyetçilik, Muhalefet, Süleyman Demirel, Vesayet. Yorum yapın

0394’Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz’

Bu söz 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e ait. 70lerde milliyetçi/faşist örgütlenmenin cinayet işlediğine dair iddialara yanıt olarak Süleyman Demirel‘in ağzından dökülmüş. Sonra hep beraber öğrendik ki 70lerdeki tüm olaylar bir kurgu, darbe için hazırlıktı. İnsanlar öldürüldü, kitlesel katliamlar yapıldı, devlet politikası için! Neydi o politika? Bu demokrasi elbisesi bize bol gelmişti ve daraltmak gerekiyordu. Aslında Cumuriyetçi elite dar gelmişti demokrasi ve dayandığı Anayasa. İlk muhtıra ile daralttılar olmadı. Halk tepki gösterdi, sokaklara döküldü. Sonrasında ’Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözü ile savunulan kanlı dönem geldi. O zaman bu söz şöyle algılanmış olabilir; milliyetçiler aklı selim insanlardır, kendi milletinden insanları öldürmezler, böyle bir iftirayı benim azımdan duyamazsanız. Ama aradan geçen 30 küsür yıldan sonra öğrendik ki aslında söylenen sözün daha başka bir anlamı varmış.

‘Devlet, devlet politikası olarak adam öldürür, diğeri cinayettir“

O dönemki olayları arkasında hangi ellerin olduğunu, hangi şartların olgulaşılması için beklendiğini yine olayları kurgulayanların ağızlarından öğrendik. Bugün de öğreniyoruz ki o dönemin mağduru gibi görünenler de aslında bu işin içindeymiş. İki sözü birleştidiğimiz zaman tüm kurgu o kadar yalın olarak ortaya çıkıyor ki aslında: ‘Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz, çünkü devlet, devlet politikası olarak adam öldürür, diğeri cinayettir“

Dün bu Cumhuriyet’in ve rejiminin çürüdüğüne ve artık yıkılmakta olduğuna dair bir yazı yazmıştım. Şans bu ya Süleyman Demirel‘in de adı geçmişti yazıda. Cumhuriyetçi elitlerin iktidarının nasıl kırılma noktasında olduğunu ve güncel krizlerin bu kırılma sebebi ile yaşanılan cumhuriyetçi refkleksler olduğunu söylemiştim. İşte bu özette gözden kaçan bir nokta yine kendi aktörü tarafından aydınlatılmış oldu. 70′lerin kanlı döneminin Başbakanı, 90′ların kanlı olaylarında ise Cumhurbaşkanı ve görüyoruz ki mağdurun başta olduğu bu zamanlarda devlet politikası çekinilmeden uygulanılmış. Nasıl Başbakanlık dönemindeki paramiliter örgütlenmelerin cinayetlerini savundu ise şimdi de Cumhurbaşkanlığı zamanındaki yargısız infazları savunuyor. Çünkü O da bugüne kadar gelmiş olan halkından kopuk, hukuk tanımaz rejimin bir aktörü. Lakin dün de dedim artık bir yol ayrımındayız; ya bu rejimin çöküşünün altından arınarak kalkacağız ya da devlet politikasının karanlığında daha nice hayatlar sönecek.

Ben huzurlu, barış güneşinin altında halkının halk olduğu bir Türkiye hayal ediyorum. Hayal ediyorum çünkü böyle bir ortamı bilemedim, tadamadım. Doğduğum günden bu yana iç savaşı yaşayan bir ülkede nefes aldım. Polisinin üstü örtülen işkence olaylarını okudum. Düşünürlerinin, siyasetçilerinin nasıl sadece fikir beyan ettikleri için toplum hayatından uzaklaştırıldıklarını, hatta diri diri yakılmak istendiklerini izledim yine televizyonda. Ve daha nice böyle olay ya da rutinin arkasında bu sistemin politakalarnın ve kirli ellerininin olduğunu öğrendik sonunda. Dedim ya sonuna yaklaşıyoruz ya da öyle olmalı ki artık hiçbir şey gizliden yapılmaz oldu. Sözler çekinilmeden söyleniyor, tüm kozlar gözlerimizin önünde oynanıyor. En az onlar kadar gözü kara olmak zorundayız eğer temiz bir nefes almak istiyorsak. Bugüne kadar elimizi kolumuzu bağlayan sınırlarımızı, korkularımızı, önyargılarımızı gözardı etmeliyiz, eğer birisi bu rejimin karşısında durmaya çalışıyor ise yanında olmalıyız, adı AKP bile olsa. Sonra yine karşısında dururuz, çünkü ancak o zaman iktidarın karşısında durmak bir hak, bir özgürlük olabilir ve kullanılabilir. Yoksa bugüne kadar iktidar bildiğimizin, muhalefet ettiğimizin aslında sadece bir gölge olduğunu öğrenir ve o gölgeye karşı yumruk kaldırmaya, nafile haykırışlara devam ederiz.

Cumhuriyet çökerken…

Posted by fincan on 24.Temmuz.2009
Siyaset, Türkiye altında yayınlandı. Tagged: 1982 Anayasası, 82 Anayasası, Abdullah Gül, Ahmet Necdet Sezer, Ali Suat Ertosun, Bürokrasi, Cemil Çiçek, Cumhurbaşanı, Cumhurbaşkanlığı, Cumhuriyet, Darbe, demokrasi, Demokratik, Elitçilik, Eğitim, hukuk, Laik, Militarizm, Ordu, Süleyman Demirel, Sosyal, Turgut Özal, Yargı, Yüksek Öğrenim. 1 yorum

Sert bir başlık oldu ama kısa bir gözden geçirmeden sonra sistemin altının ne kadar oyulduğunu ve ne kadar çürüdüğünü hep beraber göreceğiz. Hepimizin dağarcığında olan kısa bir tanımı var devletimizin; demokratik, laik,  sosyal bir hukuk devletidir, Cumhuriyettir. Lakin diğer vasıflarından arındırdığımızda cumhuriyet kavramı bir bürokrasi krallığıdır. Diğer vasıfları olmadan oldukça sert bir rejimdir ve bu sert yanları belli başlı refkleksleri beraberinde getirir. Bu refklekslerin arasında bürokrasinin ve beraberinde getirdiği elitçi iskeletin iktidar olma ve koruma içgüdüsü demokratik sistemlerde en yıkıcısıdır. Bir de bu kesime silahlı bürokrasiyi eklersek, açık ya da gizli bir militarizmden rahatça bahsedebiliriz.

Yukarıdaki kısa çerçevenin içini daha da doldurmayı düşünmüyorum. Sonuç olarak bilimsel bir makale amacında değilim. Yine bu çerçevenin sınırlarında günümüz Cumhuriyetimize baktığımızda güncel yaşanan olayları ve nedenlerini daha iyi anlayabiliriz. 82 Anayasası demokratik bir Cumhuriyet kurgusundan çok elitçi bir bürokrasinin iktidarda büyük bir pay sahibi olması üzerine kurulmuştur. Parantez açarak buradaki bürokrasi kavramına orduyu da katıyorum, sadece silahlı ya da askeri bürokrasi olarak ayırmak gerektiğine inanıyorum. Lakin sistemin yılmaz savunucusu olarak ordunun sivil bürokrasinin çok önünde olduğunun da altını çizmek gerekli. Bu savı da bürokrasinin başı sayılan Cumhurbaşkanlarının çoğunun asker kökenli diğer çoğunluğununda yüksek bürokrat(Turgut Özal, Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer)olması açıkça destekliyor.

Bu bürokratik sistemde en yüksek konumdaki Cumhurbaşkanı yüksek bürokraside atama kararlarında çok geniş yetkilere sahip. Diğer bir değiş ile, Cumhurbaşkanı olma yetisi ve şansına sahip seçkin kesim aynı zamanda var gelmiş olan sistemin devamınında garantisi oluyordu. Askeri bürokrasiyi ayırırsak yargıdan, üniversiteye Devam

Yazı navigasyonu

← Eski Girişler
  • Son Yazılar

    • Sıra Lastfm ve Myspace’de! Ya sonra?
    • Sel ve Batan İnsanbulun Malları
    • Tasarruf ama kim için?
    • Schumacher Strikes Back!
    • Ne Ordu, Ne Polis!
    • Binaenaleyh, devlet politikası…
    • Cumhuriyet çökerken…
    • Pardus 2009
    • 16. İstanbul Caz Festivali: Mustafa Kayatuzu Trio
    • CHP’nin Irkçı Damarı II: Birgen Keleş
  • Meta

    • Kayıt ol
    • Giriş
    • Yazılar RSS
    • Yorumlar RSS
    • WordPress.com
WordPress.com'dan blog alın. Tema: Parament, Automattic tarafından yapılmıştır.
Fincan
WordPress.com'dan blog alın. Tema: Parament.
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Powered by WordPress.com
Vazgeç