16. İstanbul Caz Festivali: Mustafa Kayatuzu Trio

Kayatuzu TrioHer sene imrenerek programına baktığım lakin kimi zaman parasal durumdan kimi zaman da başka mevzulardan hep kaçırdığım İstanbul Caz Festivali dün akşam ki özel programı ile haberlerde uzunca bir yer tuttu. Cazda Alperen akımının genç yeteneği Mustafa Kayatuzu‘nun grubu İdil Biret‘in İstanbul Topkapı Sarayı‘ındaki konserinde süpriz grup olarak Caz sevenlerin karşısındaydı. Dedim ya her zaman programına imrenerek bakmışımdır Caz Festivalinin, ama bu süpriz cidden yıkılmama sebeb oldu. Böyle bir gösteri kaçar mıydı? Nasıl olur da böyle bir gösteri süpriz olarak gizlenir? Bilseydim tüm şartlarımı zorlar bir şekilde orada olurdum.

İşin şakası bir yana, uluslararası bir organizasyonda böyle bir rezilliğin yaşanması hem de caz festivali gibi seçkin bir etkinlikte iyi kötü dünyanın gözü buradayken yaşanması utanç vericiydi. Özellikle Vakit Gazetesi’ni böyle bir organizasyonu hedef gösterdiği için ayrıca kutluyorum. Vakit Gazetesi ne yaptığı aklınıza takılıyorsa;

İl Kültür Müdürü şarapçılara seyirci

Osmanlı ordularının hatim okunarak cepheye uğurlandığı Topkapı Sarayı 1. Avlusu’nda bugün tertiplenecek İdil Biret caz konserinde şarap servisi yapılması ile ilgili rezalete, İstanbul İl Kültür Müdürlüğü seyirci kaldı.

Zihniyet üzerine yazmak istemiyorum çünkü ne yazılırsa yazılsın bir yararı yok ki zaten görünen köy klavuz istemez. Ancak özellikle Mustafa Kayatuzu‘na dikkat çekmek istiyorum. Kendisi İstanbul Alperen Ocakları başkanı ve bir iki ay öncesine kadar televizyonlardaki tartışma programlarında mensubu bulunduğu grubun görüşlerini insani yollarla savunmaya ve anlatmaya çalışırken görüyorduk Mustafa Kayatuzu‘nu. Ancak sonra her ne değiştiyse efendi, fikir adamı maskesini bir yana attı ve hemen ardından adını Taraf Gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı‘yı yumruklaması olayında duyduk. O zaman üzerine çok yazıldı çizildi, eğer böyle bir eylem cezasız kalırsa devami gelir diye. Lakin geldi de; geçen ay Alperen Ocakları Kayseri İl Başkanlığı, DTP milletvekillerine üzerinde “Bir gece ansızın gelebiliriz…” yazılı bir Türkiye haritası gönderdi. Ve ardından bir gece ansızın dün ki eylem.

İlk iki olayın cezalık suçlar olduğu açıkça ortada ancak bir şekilde ikisi de cezasız kaldı. Bugün bazı gazetelerde ve internet sayfalarında dün geceki eylemin demokratik bir hak olduğu savunusa gidilmiş. Haklı olabilirlerdi, eğer bu zavallı grup düşüncelerini duyuruk çekip gitseydi. Ama polis olamasaydı dün gece çok büyük bir olay yaşanabilirdi. Çünkü sadece seslerini duyurmak için orada değillerdi, bir de içeriye girmeyede çalışmışlardı haberlere göre. Eğer girebilseydiler kim bilir yeni bir Madımak… Düşünmek bile istemiyorum!

Eminim, ne yazık ki bu olay da cezasız kalacak. Sonuç olarak bir kesim medya ve topluluk dışında kimsenin onların üzerine gitmeye niyetleri yok. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın düsturu ile nasıl Rasim Ozan Kütahyalı olayında ve “Bir gece ansızın gelebilir…” tehdidinde sessiz kaldılar, bu olayda da çok şey beklememek lazım. Her ne kadar bakanın sert ve kesin sözlerine rağmen ne yazık ki polis ve yargıdan da bir hareket çıkmaz gibi görünüyor. Sonraki olaylar artık ne noktaya varır hep beraber göreceğiz.

alperenler

Son olarak tekrar altınız çizmek istiyorum,  bu gibi kaya kafalılar kadar gerektiği yerde onlara dur demeyenler de en az onlar kadar suçludur. Daha önce de bu tür sessizliklerin nerelere kadar vardığı yakın tarihimizin kırmızı sayfaları bolca örnekleriyle dolu. Umarım Kültür Bakanı’nın sözleri uygulamada bir nefes bulur da benim önyargılarım boşa çıkar. Yoksa daha çok gece ansızın gelişmelere gebe…

CHP’nin Irkçı Damarı II: Birgen Keleş

CHP beni gerçekten geriyor, ürkütüyor hem sahip olduğu düşünceler ile hem de icraatları ile çoğu zaman. Ancak CHP‘nin vasıfları içinde beni en çok korkutanı ırkçı düşünce ve söylemleri. Vesayetçiliği, çağdan kopukluğu, sözde solculuğu bile bu vasfının yanında çok gerilerde, koyu gölgelerde kalıyor. Bir partiyi ırkçılık ile suçlama elbet cesaret ve tabi ki somut deliller ister. Ne yazık ki CHP diğer konulardaki pervasızlığını bu konuda da çekinmeden icraa edebiliyor.

Sanırım Canan Arıtman‘ın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün soyağacına dair sözleri hala akıllardadır; değilse de daha önceki yazımdan hatırlayabilirsiniz. CHP geleneğini ve temellerini oluşturan devlet elitlerinin en çok sevdiği kelimelerden biri olan münferit bir durumdur demiştim Canan Arıtman‘ın çıkışına dair. Demiştim ama aklımda tatmin olmamış bir yan vardı hep; nasıl olurda bir milletvekili ırkçı söylemlere başvurur da hala o koltukta ve partisinde kalabilir? Parti içi dengelerdir demiştim ilk önce çünkü insan ihtimal vermiyor sol(!) bir partinin ırkçı düşünceleri içselleştirmiş olmasına. Lakin bugün Taraf‘ta okuduğum Ayhan Aktar‘ın köşe yazısındaki başka bir CHP milletvekili Birgen Keleş’in benzer söylemlere başvurması iyiden iyiye ürpertti beni. Köşe yazısından alıntılayarak veriyorum:

Keleş kürsüden şöyle diyordu: ‘Bu arazilerin bölge halkına verilmesi doğru değil. Eninde sonunda bu araziler PKK’nın eline geçecek’ … Acaba Keleş bu sözleri nereye bağlayacaktı? Merak edenlerden biri de Deniz Baykal’dı. Ve Birgen Keleş sözlerine devam etti: ‘Benzer bir şey Yunanistan’da da yapıldı. Orada alınan karara göre Yunanistan vatandaşı dahi olsa Helen soyundan gelmeyenlere verilmedi… Biz de aynısını yapmalıyız.’ Bunun Türkçesi şuydu: ‘O arazileri Kürtlere değil, Türk ırkından gelenlere verelim…

Öncelikle Birgen Keleş kimdir ile başlamak lazım; kendisinin kısa bir kariyer özetini Wiki‘de bulabilirsiniz. Öğretim seviyesi, kariyeri tam beyaz Türklere uyuyor. İyi bir üniversitemizi bitirdikten sonra yurtdışında eğitimi Harvard‘a kadar uzanmış. Sonrasında bürokraside yüksek mevkilerde bulunmuş ve ardından milletvekilliği. Tabi ki sadece eğitimi ve kariyeri tamamlayamazdı beyaz Türklüğü, mükemmelliğe ulaşmak için kendi ırkını bu toprakların ve devletin tek sahibi olarak görmesi ve kanıtlaması gerekiyordu. Yukarıdaki söylemi de aslında mükemmelliğe çoktan ulaştığını gösteriyor. Yoksa bu kadar açık ırkçı bir söylemi dillendirmek gerçekten yürek ister. Yürek ister de eğer arkasında partisi durmuyor olsaydı yürekte yetmezdi söylemek için. Canan Arıtman örneği cesaretlendirmek için yeterliği dayanağı verdiği gayet açık. Başka gözler önünde olan gerçek ise her ne kadar cılız da olsa bu tür söylemlere tepki veren CHP‘nin ırkçı düşünce ve söylem sahibi milletvekillerini hala partide tutarak aslında bu vakaların münferit milletvekili çıkışları olmadığını kanıtlaması. Üstü kapalı da olsa bu düşüncenin partinin temellerinden biri olması.

Beyaz Türklük dediğim bu duruş açık ırkçı bir duruş olmamak ile birlikte çoğu zaman sivri çıkışlarla bu noktalara kadar evrilebiliyor. Hatta hangi noktalara kadar vardığını görmek için Cumhuriyet tarihinde kısa bir tur tatmin edici olacağı açık. Aleviler, Kürtler, siyasi tercihler bu beyazlık karşısında 80 küsür yıldır karartıldı. Ancak son olaylar gösteriyor ki bu damar eskisi gibi atmıyor, atamıyor artık. Hem CHP’nin hem de örtülü iktidar odaklarının bu kadar sivrileşmesi, sertleşmesi buna yormak gerek. Ancak yorarken bu işin daha çok başında olunduğunu, on yıllar alabileceğini, inişleri-çıkışları olabileceğini unutmamak gerek. Bu evrede ne olursa olsun gözardı edilmemesi gereken noktalardan birinin ırkçılık olduğu açık. Taviz verilemez, gözardı edilemez. Bu konuda rahatsızlığı taşıyan herkesin sesini çıkartabildiği en yüksek güçle çıkarması gerekiyor.

Ben buradan bağıyorum:

CANAN ARITMAN ve BİRGEN KELEŞ İSTİFA!!!

Ubuntu 9.04(the Jaunty Jackalope) Fakeraid(raid0) Kurulumu

Günlüğümün ilk konularından biri Ubuntu 8.10 Raid0 kurulumuydu. Her ne kadar hazırladığım rehber 8.10 ve önceki sürümler için sorunsuz çalışıyor olsa da ne yazık ki 9.04 ile gelen bazı sistem ayar değişiklikleri nedeni ile işlevsiz kaldı. Bir iki aylık bir gecikmeye rağmen yeni Raid0(fakeraid) rehberi karşınızda.

Kurulum için 9.04 32bit ya da 64bit bir Livecd’ye(Çalışan CD) sahip olmanız lazım. Buradan ücretsiz sipariş edebileceğiniz gibi, sitesini indirme bölümünden 32bit ya da 64bitlik sürümlerinden birini indirebilirsiniz.

Kurulum:

1) Boot ekranında, alttaki ekran görüntüsündeki yerde olduğu gibi “libata.ignore_hpa=0” girdisini kernel komut satırına girilmesi gerekiyor. Bunun için dil seçiminden sonra “F6“ya basarak “Diğer Seçenekler”i gösteriyoruz. Herhangi bir seçim yapmadan “ESC” ye basarak kernel komut satırını görünür kılıp ardından aynen ekran görüntüsündeki gibi yukarıdaki girdiyi ekliyor ve entera basarak LiveCD ile oturumu başlatıyoruz

Ubuntu-boot

Boot değişikliği

2)Masaüstü geldikten sonra ilk iş olarak dmraid paketini kuruyoruz. Terminali açtıktan sonra

sudo apt-get install dmraid

komutu ile dmraid paketi kuruluyor. Hemen ardından boot ekranındaki girdinin çalışıp çalışmadığını anlamak için

sudo apt-get dmraid -ay

komutu ile raid bölümlerini kontrol ediyoruz. Eğer alttaki sorunlu örnek benzeri bir çıktı alırsak demek ki boot ekranındaki girdide bir hata var demek ve o işlemi tekrar ediyoruz. Aksine sorunsuz örnek(ayrıca sorunsuz örnekteki kalın yazılmış yeri not edin) benzeri bir çıktı alırsak masaüstündeki “Install(Kur)” kısayolu ile aynen normal bir kurulum yapıyor gibi adımları sırası ile tamamlıyoruz. Burada grub kurulumunda herhangi bir değişiklik yapılmaması gerekiyor. Alttaki ekran görüntürüsündeki grub kurulum seçeneğini aynen bırakıyoruz. Yazının devamını oku »

Askeri Savcılıktan Darbe Hazırlayanlara İnce Ayarlar!

Neredeyse iki haftayı bulan Askeri Savcılığın Taraf Gazetesi‘nde yayınlanan belgeye dair incelemesi dün sonlandı ve tam da kendisinden beklenen bir şekilde kendince olaya noktayı koydu. Tübitak‘ın fotokopide öncesinde bir tahribata dair raporunu, Albay Çiçek‘in sorgudaki sahte imzasını, imza örnekleri ile olan açık benzerlikleri ve bir kaç can alıcı noktayı da yok sayarak kovuşturmaya gerek yoktur diyerek askeri savcılık noktasındaki soruları yanıtladı. Ancak belgeye sahte de diyemedi; sadece Genel Kurmay’da hazırlanmamış diyerek açık kapı bırakmasına rağmen soruşturmayı noktaladı. Sadece fotokopidir şekilde yalın ve yavan bir açıklama dahi daha tatmin edici olurdu. Bunun yanın da hakkında böyle bir itam bulunan bir bürokrat(asker sivil ayrımaya gerek yok) hala konumunda çalışmaya devam ediyordu soruşturma boyunca ve haliyle ardından da.

Lakin Savcılığın açıklamasının dayanakları sadece bunlar da değildi. Belgenin sahte olabileceğine dair bazı tespitleri hem düşündürücü hem de oldukça tehlikeli. Hatta bundan sonra bu tür andıç, rapor ya da benzeri belgeler hazırlayanlara yakalanmamaları adına bir de yol çizdi. Savcılığa göre belgede kullanılan kısaltmalar, üslub ve türevi öğeler askeri yazışma kurallarına uymuyormuş, haliyle de askeri bir makam istek, onay ve elinden çıkmış olamazmış. Her ne kadar bu savcılık kararı olsa da Askeri Savcılık en azından soruşturma açısından bir içtihat oluşturmuş oldu. Yani bundan sonra böyle belge hazırlayanlar eğer askeri yazışma, belgeleme gibi noktalarda tavizler verirlerse belge sahte konumuna düşebilir ve kendileri bu işten sıyırabilirler.

Bilmiyorum, böyle absürdlükler daha ne kadar devam eder ama artık sınırları zorluyorlar ve ne yazık ki bu halkın zekası ile açıkca alay ediyorlar. Lakin şu da gözden kaçmamalı artık asker kendini sorgulanmaz göremiyor. Tatmin etmese de hatta güldürse de açıklamalar yapıyor, işi hukuk kılıfına uydurmaya çalışıyor. Önceki andıçları hazırlayanları, hakkında fail-i meçhul suçlamaları bulunan komutanları korurken ki dokunulmazlığından çok uzak.

Kısacası bir şeyler gözle görülürcesine değişiyor, yerinden oynuyor. Oynasın da ama biraz da yaşın verdiği ateşten insan hız da beklemiyor değil hani!…

CHP’nin demokratik-sol damarı mı uyanıyor?

Taraf  Gazetesi‘nin yayınladığı belgenin etkileri sürüyor ancak direk belgenin üzerinden yazmayı düşünmüyordum. Çünkü her ne kadar kimin ellerinden çıktığına dair güçlü önyargılarım olsa da hem kendi önyargılarımın tuzağına düşmemek hem de belirsizliğin içinde daha sonra geri almak zorunda kalacağım şeyler karalamak istemiyordum. Bunun yanında belgenin gerçekliği dışında da gözardı edilmemesi gereken çok önemli gelişmeler yaşanıyor yine aynı belgenin ışığı altında.

Dün haberleri şöyle bir gözden geçirirken Deniz Baykal‘ın grup toplantısında yaptığı konuşmaya denk geldim. Baykal‘ın ağzından ordu içindeki muhtemel cunta oluşumlarımdan, 12 Eylül‘e dair kendisinden duymayı hiç beklemediğim şeyler dökülüyordu. Belge’nin önemine rağmen imzası bulunan Albay Çiçek‘in hala görev başında olmasından rahatsızlığını söyledi ve yetinmedi eğer gerekirse 12 Eylül ile yüzleşmek için süreçte olmak istediğinin altını çizen bir konuşma yaptı. Baykal’dır sonra dediklerine farklı bi yorumu yine kendisi getirir mi o bilinmez ancak Baykal’ın dahi böyle bir çizgi değiştirmesinin önemini anlamak lazım.

Sonuç olarak Deniz Baykal‘ın ve ekibinin kontrolü hatta esareti altındaki CHP devletçi, statükocu, hatta kimi zaman güçlü bir vesayetçi damarı olan bir parti. Lakin bu parti dahi bu yerleşik geleneğe rağmen 12 Eylül‘de kapatılmaktan kurtulamamıştı. Bu vasıflarının yanında da hep kendisinin sol ve demokrat bir parti olduğunun da altı çizilir partililerince, ama eylem konusunda ne siyasi ne de ekonomik alanda bu damarının pek eylem bulduğunu hatırlamıyorum. O yüzden Deniz Baykal‘ın dünki çıkışı beni çok şaşırttı, şaşırtmasının yanında da meraklandırdı. Bu çıkışın ardında gerçekten CHP‘nin hep içinde taşıdığı söylenen ve en çok eleştirilen yanlarından biri olan sol damarının kabarması mı aranmalı yoksa 12 Eylül darbesindeki tecrubelerinin kurunun yanında yaş ta yanar şeklinde bir pragmatzim ile muhtemel bir cunta hareketine karşı halkın yanında olarak elini mi güçlendirmek isteğimi aranmalı emin değilim. Benim gibi aklında çok sayıda soru işareti olan insanların olduğunu biliyorum, ve sürecin beraberinde neler getireceğini sabırsızlıkla bekliyorum.

Son olarak askerin sistem içindeki yerinin her kesimden sorgulanmaya başlanması umut verici. Her ne kadar bu umudun büyük kazanımlar getiremeyeceğinden emin olsam da devlet partisi olarak yerleşik bir geleneğe sahip CHP‘nin dahi çizgi değiştirmesi günün ağarması tadında insana umut veriyor. AKP‘de eğer bu süreçte ilk dönemindeki hıza ve tutkuya tekrar kavuşursa ülke gerçekten bugüne kadar hiç sahip olmadığı tarihi bir fırsata sahip olabilir. Böyle bir reform dalgasında ilk olması gereken değişiklik te Ordu İç Hizmet Kanunu’ndaki cumhuriyet savunuculuğunun ASKERDEN alınıp artık halka, TÜRKİYE HALKINA verilmesi olmalı. Böylece bu tür darbe oluşumları ya da girişimleri kendilerini haklı çıkartan yasal zeminden de mahrum kalmış olurlar.