
Bir süredir yoktum, yazamıyordum. Kişisel nedenlerdendir, içimden gelmiyordu. Kağıt bazen beyaz bir duvar olur, geçit vermez; vermezmiş daha doğrusu. Yazmadığım bu bir kaç aylık dilimde çok şey oldu. Hem ülkemizde, hem dünyamızda hem de benim kendi derinliğimde… Hiç birine yetişemedim, hepsi elden kaçtı gitti sanki önceki baharlar gibi. Yazamazken yazılarımı okuyup beğenenler oldu, güzel sözlerine karşılık veremedim. Yalan değil, içimden gelmedi. Kendilerinden özür dilerim. Tabi ki beğenmeyip yerenler ve hatta sövenler oldu. Canları sağ olsun!
Peki ne mi gecenin bu kör vaktinde tekrar beni beyaz duvarda yeni bir kapı aralamaya iten şey; biz! Sadece biz! Pek sevmem aslında şu sözü “biz bize benzeriz”, her zaman yapılan haksızlıklara dünyanın güzellikleri ile karşılık verilmesinin karşısında durdu Deli Dumrul misali ama gördüm ki varmış farkımız. Gerçekten biz de bize benzermişiz istemeden. Hatta çoğu zaman burun kıvırırken, güneşin doğduğu diyara. Güneşin o ilk kızıl okları vurduğu topraklar da bir gün öncesinin gündoğumunu tekrarlarmış yıllardır sıkılmadan, yorulmadan. Her sabah daha bir kızıl, inatla toprak doyar belki dercesine. Ama bugüne kadar doymadı. Toprak verir, verdiğini de alır aynı şefkatle. Verdiğinden de fazlasını almaz hani, ne açtır ne toktur. Ama daha gündoğumunun kızıllığı ile tekrar kavuşmadan toprak bu gece doymuş kanın kızıllığına; Mardin’de bir düğümde şimdilik 45 ölü. Gerekçesi mi? Farkedermi? Eder belki, iki aile arasındaki husumet. Bu kelime yetmiyor böyle bir vahşeti anlatmaya, eksik kalıyor. Başka bir kelime ile de yerini doldurmaya korkuyorum. Birileri zaten doldurmaya çalışmış içindeki kinlerinin anlamını bir kelimeye yer bırakmadan. 45 kişi ölmüş, mayısın baharında ne baharlar söndü daha yazını ve hatta sonbaharın güz yapraklarının düşüsünü göremeden. Ne adına; husumet! Tv’lerdeki son dakika haberleri sanki bu durumu onaylarcasına duygusuz bu kelimeyi, yani gerekçeyi dillendirirken. Tarafsızlık ya amaç duygular girmez işin içine. Birden fazla ölü istatistiktir, gerekçesi husumettir.
Peki neden mi biz? Kan davasıydı, töreydi, ağalıktı, aşiretti, husemetti; biz hep bize benzedik. Bir gün öncekinden, bir yıl öncekinden, hatta bir asır öncekinden kopamadan, doğrulamadan hep bizdik. İsyan ettik, yeri geldi sessizce bağırdık ama sonuç ta hep bizdik. Geçmişin bizini hep geleceğe taşıdık, beşiklerinde kulaklarına kızıl türküler, kızıl ninniler, kızıl hikayeler söyleyerek. Hedefin adı değişti; kimi zaman aileler doldurdu bu yeri, kimi zaman aşiretler ve kimi zamanlar köken aldı yerini kimi zaman inanç. Ama o husumet hep vardı. Bizimdi, bizdendi! Hep yeniden ürettik onu. Bazen adına kan dedik, yeri geldi adı namus oldu. Yetmedi ırk dedik, tatmin olmadık dil dedik. Ego bu ya inanç oldu mezhep oldu. Ama yeri bir şekilde hep doldu.
Kısacası biz bize benzedik, korkarım ki bizler ne yazık ki bizlere benzeyecek. Canım yanıyor. Elimde değil! Keşke olsa, keşke haberleri izledikten sonra sıcak yatağımda dinlendirici bir uykuya dolanabilsem, sersemliğinden hiç çözülmemesine. Ama olmuyor, “keşke” dediğime bakmayın; iyi ki de olmuyor. Ben, biz olmak istemiyorum. Çevremdekilere söylüyorum.Kimi zaman haykırıyorum ama ne yazık ki olmuyor. Öldürmüyorlar belki ama güldürmüyorlar da. Sırf şivesi bozuk diye dudak büküyorlar, dili farklı diye düşman belliyorlar. İnandıklarına inanmıyorlar diye ötekeleştiriyorlar. Güneşin ışıklarının son değdiği bu yerlerdeyse durum böyle işte. Bir “biz” de burada, güneşin kızıl okları ile ilk yıkananlardan hiç te farklı değil bu beyazlar. Dilleri arı, düzgün ama husumetin en düzgün anlatımını kurmaktan farklı değiller aslında. Aynı çukurun pisliğinde arınıyorlar daha beyaz oluyorlar farkında değiller. Ya da farkındalar belki bu düzeni böyle yeniden üreterek istemli ya da istemsiz arınyorlar, yüceliyorlar.
Tüm içtenliğim ile iğrensem de biz bize benzermişiz bu gece bildim bu gece öğrendim.










