Ölüme inat ölmek

İsrail’in başaltımış olduğu Gazze operasyonu tüm şiddeti ile haftalardır devam ediyor. Tepkiler yok değil ama 1,5 milyar nüfusa sahip olduğu tahmin edilen İslam aleminin bile tepkisi o kadar sönük ve yetersiz ki korkmamak elde değil. Arap devletleri ise kendi kısır çıkarlarına uyanı kendi halklarının tepkisine rağmen yapıyorlar, sessiz kalıyorlar.

Bu coğrafyada yaşamak neredeyse artık ölmekle bir olmuş durumda; düşünebiliyor musunuz bir anne ailesi için “Tek dileğimiz beraber ölebilmek!” desin. Beraberce mutlu ve uzun bir ömür dileme yerine nasıl karanlık bir umut! Biraz araştırırsanız bunun gibi daha nice dilek ve yaşanmış hikayeler okursunuz; bombardıman sonucunda yıkılan binanın enkazının altında kardeşinin ceseti ile yan yana yaşama savaşı verenden, çocuğunun parçalarını toplamaya çalışan ve hala çocuğu için umudu olan bir annenin çırpınışlarına, daha nicesi.

Kısacası insanların artık yaşamak gibi bir umudu yok. Terör diye nitelendirelen ve mazlum bir halkın başına giydirilen çuval da işte bu kanlı ırmaktan besleniyor. İnsanlar öleceklerinden eminler, ve en azından nasıl öleceklerine kendileri karar vermek istiyorlar. Öncesinde peşin peşin belirtmek istiyorum, az sonra yazacaklarımı bu durumu savunduğum için değil sadece bu insanların nasıl bir çağresizlik ve çağresizliğe inat bir başkaldırı içinde olduklarını anlatmak için yazıyorum. İşte intihar bombacıları da burada ortaya çıkıyor. Dediğim gibi insanlar en azından nasıl öleceklerine kendileri karar vermek istiyorlar, yukarıda değindiğim gibi tüm ailesi ile kol kola ölmek isteyenlerde de, üzerlerine bombaları bağlayıp düşman bildiği sivilerin arasına girenlerde de aynı sıkışmışlık duygu hakim. Böyle yaparak en azından evinde, eşinin ya da annesinin kollarında kendi çatısının, güvenli bildiği dört duvarın arasında uyurken yakalanmak istemiyorlar ölüme. Çaresizliklerinin de farkındalar; zırhlı canavarlara taş atıyorlar, muğlaktaki hedefini bulacağından bihaber roketleri kullanıyorlar, ve ne yazık ki kendi vücutlarını bir silaha çeviriyorlar. Ölümle yaşam arasınaki çizginin bu kadar belirsizleştiği bir coğrafyada aslında bu şekilde yaşamak isteklerini ya da geride kalanlar için bir yaşam alanı oluşturma isteklerini anlatıyorlar. Yaptıkları sadece düşmana karşı bir eylem değil, içinde bulundukları yaşama dair de bir başkaldırı. Senin istediğin yerde bitmeyecek bu hayat diye haykırıyorlar, ve ne yazık ki kendi canlarını kendi istedikleri yerde ve zamanda sonlandırarak, kim bilir koşullar farklı olsaydı nelere kadir olacak yaşamlarını başka hayatlarıda söndürerek sonlandırıyorlar. Dedim ya bunun savunulacak bir tarafı yok. Sadece nasıl bir ruh halinde ve nasıl bir çaresizlikte yaşadıklarını anlatmak istiyorumç Yoksa, kalkıpta ölümün bu kanlı şeklinin dini şekilde savunanlardan bir farkım kalmazdı, ki hangi din kendi kuluna git ölümünle, ölümlere kapılar aç diyebilir.

Daha önceki yazılarımda da söyledim, inanıyorum bu kan elbet dinecek. Ve asıl dileğim sönen bir ateşim bir başka yer de başlamaması. Bir zamanın kurbanları, bugünün katilleri olması ise bu umudumu çok derinden sarsıyor. Ama inadına inanmak istiyorum; binlerce yılın kanlı tarihine rağmen, inançlarından vazgeçmeden hala bir umut taşıyan diğer her ruh gibi. Gandhi’nin bir sözü ile bitirmek istiyorum;

“Uğruna öleceğim çok dava var, ama uğruna öldüreceğim hiçbir dava yok”

Gazze Cehennemi

Neredeyse tüm dinlerin ortak bir noktası vardır; cennet ve cehennem. Cehenneme dair bakışlar değişiklik gösterse de genellikle yasaklara uymayanların, günah yükü ile ölenlerin  cezalarını çekmek için gönderildikleri yerdir. Kısacası her suçun karşılığını bulduğu yerdir. Tabi bir de cehennemin yeryüzünde yansımaları var. Hani bazı inançlar cennet te cehennem de burada, Dünya’dadır der, der ama ne yazık ki buradaki cehennemlerin mahkumları masumlardır, kadınlardır, çocuklardı, yaşlılardır çoğu zaman. Şöyle dönüp tarihe hatta sadece yakın tarihe baktığımız da, onlarca cehennem mutfağı görürüz. Balkanlar, 2. Dünya Savaşı Dönemi Almanya’sı, Japonya’sı(Çin’in işgali), Ortadoğu, Latin Ameriaka,… Bu kazanların kimi söndü, kimi hala harlandıkça harlanıyor. Kazanlar kaynadıkça, günahları bilinmez milyonlar can verdi Auschwitz’de, Mançurya’da, Bosna’da, Irak’ta, Filistin’de ve daha bir çok yerde. Tarih boyunca o kazanların alevlerini hep yeni yangınlar izledi, yeni kazanlar kaynadı. Ama biri var ki 50 yılı aşkın bir süredir günahların(!) ateşi hiç sönmedi. Kimi zaman küllenir gibi oldu, kimi zamanda bugün olduğu gibi harıl harıl yandı ateşi.

Gazze de 50 yılı aşkındır yanan Ortodoğu’nun cehennem mutfağının kazanlarından biri. 2 yıla yakın bir süredir bir buçuk milyon insan bu kazanda Dünya’dan kopartılmış, en temel ihtiyaçlarından bile yoksun toplama kampına dönmüş evlerinde hayatta kalma mücadelesi veriyor. Dost bildikleri bile kendilerine sırtını dönmüş, sınırlarını aynen dudakları gibi mühürlemiş bu günahkarlara(!). Sadece bu 2 yıllık günah çıkarma yetmemiş olacak, İsrail 4 gündür ateşi harlamaya başladı. Ateşkesin bitmesini ve Hamas’ın roket saldırılarını öne sürerek uçakları, füzeleri ile cehennemin zebanisi olduğunu, ateşe hükmettiğini gösterircesine saldırıyor Gazze’ye. Bu kazanın ise en trajik(-komik demeye gönlüm el vermiyor) yani 60 küsür yıl önce Auschwitz’de günahlarından(!) arınanların, Yazının devamını oku »