Cumhuriyet çökerken…

Sert bir başlık oldu ama kısa bir gözden geçirmeden sonra sistemin altının ne kadar oyulduğunu ve ne kadar çürüdüğünü hep beraber göreceğiz. Hepimizin dağarcığında olan kısa bir tanımı var devletimizin; demokratik, laik,  sosyal bir hukuk devletidir, Cumhuriyettir. Lakin diğer vasıflarından arındırdığımızda cumhuriyet kavramı bir bürokrasi krallığıdır. Diğer vasıfları olmadan oldukça sert bir rejimdir ve bu sert yanları belli başlı refkleksleri beraberinde getirir. Bu refklekslerin arasında bürokrasinin ve beraberinde getirdiği elitçi iskeletin iktidar olma ve koruma içgüdüsü demokratik sistemlerde en yıkıcısıdır. Bir de bu kesime silahlı bürokrasiyi eklersek, açık ya da gizli bir militarizmden rahatça bahsedebiliriz.

Yukarıdaki kısa çerçevenin içini daha da doldurmayı düşünmüyorum. Sonuç olarak bilimsel bir makale amacında değilim. Yine bu çerçevenin sınırlarında günümüz Cumhuriyetimize baktığımızda güncel yaşanan olayları ve nedenlerini daha iyi anlayabiliriz. 82 Anayasası demokratik bir Cumhuriyet kurgusundan çok elitçi bir bürokrasinin iktidarda büyük bir pay sahibi olması üzerine kurulmuştur. Parantez açarak buradaki bürokrasi kavramına orduyu da katıyorum, sadece silahlı ya da askeri bürokrasi olarak ayırmak gerektiğine inanıyorum. Lakin sistemin yılmaz savunucusu olarak ordunun sivil bürokrasinin çok önünde olduğunun da altını çizmek gerekli. Bu savı da bürokrasinin başı sayılan Cumhurbaşkanlarının çoğunun asker kökenli diğer çoğunluğununda yüksek bürokrat(Turgut Özal, Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer)olması açıkça destekliyor.

Bu bürokratik sistemde en yüksek konumdaki Cumhurbaşkanı yüksek bürokraside atama kararlarında çok geniş yetkilere sahip. Diğer bir değiş ile, Cumhurbaşkanı olma yetisi ve şansına sahip seçkin kesim aynı zamanda var gelmiş olan sistemin devamınında garantisi oluyordu. Askeri bürokrasiyi ayırırsak yargıdan, üniversiteye Yazının devamını oku »

CHP’nin Irkçı Damarı II: Birgen Keleş

CHP beni gerçekten geriyor, ürkütüyor hem sahip olduğu düşünceler ile hem de icraatları ile çoğu zaman. Ancak CHP‘nin vasıfları içinde beni en çok korkutanı ırkçı düşünce ve söylemleri. Vesayetçiliği, çağdan kopukluğu, sözde solculuğu bile bu vasfının yanında çok gerilerde, koyu gölgelerde kalıyor. Bir partiyi ırkçılık ile suçlama elbet cesaret ve tabi ki somut deliller ister. Ne yazık ki CHP diğer konulardaki pervasızlığını bu konuda da çekinmeden icraa edebiliyor.

Sanırım Canan Arıtman‘ın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün soyağacına dair sözleri hala akıllardadır; değilse de daha önceki yazımdan hatırlayabilirsiniz. CHP geleneğini ve temellerini oluşturan devlet elitlerinin en çok sevdiği kelimelerden biri olan münferit bir durumdur demiştim Canan Arıtman‘ın çıkışına dair. Demiştim ama aklımda tatmin olmamış bir yan vardı hep; nasıl olurda bir milletvekili ırkçı söylemlere başvurur da hala o koltukta ve partisinde kalabilir? Parti içi dengelerdir demiştim ilk önce çünkü insan ihtimal vermiyor sol(!) bir partinin ırkçı düşünceleri içselleştirmiş olmasına. Lakin bugün Taraf‘ta okuduğum Ayhan Aktar‘ın köşe yazısındaki başka bir CHP milletvekili Birgen Keleş’in benzer söylemlere başvurması iyiden iyiye ürpertti beni. Köşe yazısından alıntılayarak veriyorum:

Keleş kürsüden şöyle diyordu: ‘Bu arazilerin bölge halkına verilmesi doğru değil. Eninde sonunda bu araziler PKK’nın eline geçecek’ … Acaba Keleş bu sözleri nereye bağlayacaktı? Merak edenlerden biri de Deniz Baykal’dı. Ve Birgen Keleş sözlerine devam etti: ‘Benzer bir şey Yunanistan’da da yapıldı. Orada alınan karara göre Yunanistan vatandaşı dahi olsa Helen soyundan gelmeyenlere verilmedi… Biz de aynısını yapmalıyız.’ Bunun Türkçesi şuydu: ‘O arazileri Kürtlere değil, Türk ırkından gelenlere verelim…

Öncelikle Birgen Keleş kimdir ile başlamak lazım; kendisinin kısa bir kariyer özetini Wiki‘de bulabilirsiniz. Öğretim seviyesi, kariyeri tam beyaz Türklere uyuyor. İyi bir üniversitemizi bitirdikten sonra yurtdışında eğitimi Harvard‘a kadar uzanmış. Sonrasında bürokraside yüksek mevkilerde bulunmuş ve ardından milletvekilliği. Tabi ki sadece eğitimi ve kariyeri tamamlayamazdı beyaz Türklüğü, mükemmelliğe ulaşmak için kendi ırkını bu toprakların ve devletin tek sahibi olarak görmesi ve kanıtlaması gerekiyordu. Yukarıdaki söylemi de aslında mükemmelliğe çoktan ulaştığını gösteriyor. Yoksa bu kadar açık ırkçı bir söylemi dillendirmek gerçekten yürek ister. Yürek ister de eğer arkasında partisi durmuyor olsaydı yürekte yetmezdi söylemek için. Canan Arıtman örneği cesaretlendirmek için yeterliği dayanağı verdiği gayet açık. Başka gözler önünde olan gerçek ise her ne kadar cılız da olsa bu tür söylemlere tepki veren CHP‘nin ırkçı düşünce ve söylem sahibi milletvekillerini hala partide tutarak aslında bu vakaların münferit milletvekili çıkışları olmadığını kanıtlaması. Üstü kapalı da olsa bu düşüncenin partinin temellerinden biri olması.

Beyaz Türklük dediğim bu duruş açık ırkçı bir duruş olmamak ile birlikte çoğu zaman sivri çıkışlarla bu noktalara kadar evrilebiliyor. Hatta hangi noktalara kadar vardığını görmek için Cumhuriyet tarihinde kısa bir tur tatmin edici olacağı açık. Aleviler, Kürtler, siyasi tercihler bu beyazlık karşısında 80 küsür yıldır karartıldı. Ancak son olaylar gösteriyor ki bu damar eskisi gibi atmıyor, atamıyor artık. Hem CHP’nin hem de örtülü iktidar odaklarının bu kadar sivrileşmesi, sertleşmesi buna yormak gerek. Ancak yorarken bu işin daha çok başında olunduğunu, on yıllar alabileceğini, inişleri-çıkışları olabileceğini unutmamak gerek. Bu evrede ne olursa olsun gözardı edilmemesi gereken noktalardan birinin ırkçılık olduğu açık. Taviz verilemez, gözardı edilemez. Bu konuda rahatsızlığı taşıyan herkesin sesini çıkartabildiği en yüksek güçle çıkarması gerekiyor.

Ben buradan bağıyorum:

CANAN ARITMAN ve BİRGEN KELEŞ İSTİFA!!!

Canan Arıtman’a Anayasa’dan Cevap

Bir süredir devam eden bu yakışıksız tartışmadan gerçekten rahatsızım. Cumhurbaşkanı’nın kampanyaya dair sözlerini fırsat gören Canan Arıtman, ırkçı söylemlerle uzun zamandır geniş bir kitleyi rahatsız ediyor. Hatta kendi partisinden dahi uyarı cevası aldı ancak duracağa benzemiyor.

Böyle bir söylem açık bir ırkçılıktır ve demokrasi, insan hakları ve hukuk gibi kavramların Anayasa’sında bulunan bir devletin milletvekilinin bu sözleri söylemiş olması ve hatta devam edecek özgüveni(!) kendinde görüyor olması gerçekten üzücü. Canan Arıtman’ın özellikle son sözlerine dair Anayasa’mızdan bir maddeyi alıntılayarak kendisine cevap vermek istiyorum ancak kendisinin son sözlerini paylaşmam lazım:

“Osmanlı’da sonradan Müslüman olan gayr-i müslimlere yeni nüfus kaydı çıkartılırken bizzat devlet tarafından baba adı olarak Müslüman isimler yazılırdı. Bu nedenle hiç birimiz soyağacıyla etnik kimliğimizi ispat edemeyiz. Bugün soy bağı, etnik aidiyetin bilimsel ve hukuki tek geçerliliği DNA bilgileridir.”

Anayasa’mız “Türk kimdir?” sorusuna madde 66′nın ilk cümlesi ile çok net bir cevap verir:

MADDE 66. – Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

Bunun dışındaki bir arayış ya da sorgulama, demokratik, hukuk ve insan haklı tabanlı diğer tüm devletlerde de olduğı gibi “ırkçılık” olarak adlandırılır ve böyle söylemde bulunmuş bir kişi hele ki bir milletvekili, şimdiye kadar çoktan konumundan istifa ederdi.  Ancak bizdeki politik kültür ne yazık ki bu düzeyde değil ki bu söylemler en az tepki kadar destek bulabiliyor, ufak bir uyarı ile geçiştirilebiliyor.

Tek söyleyebiliceğim şey; yazık, yazık ki daha kendi Anayasa’sını içine sindirememiş bir milletvekili o sandalyeyi işgal ediyor ve ırkçı söylemlerle övünerek boy boy röportaj veriyor.