Ne Ordu, Ne Polis!

Son yazılımlarımda rejim ve refleksleri üzerinde duruyorum; mevcut sistemin organlarının, hani rejimin güvencelerinin ya da yılmaz bekçilerinin, çürümüşlüğüne ve köhneleşmişliğine dair kısaca yazdıklarım. Bu sistemin değişmesinde ya da yıkılmasındaki AKP rolününde sıkça altını çiziyorum ama bu vurguyu yaparken de her zaman AKP’nin sorgulanmaksızın takip edilmemesi gerektiğini belirtiyorum. Nasıl olduysa gözümden kaçan Erdoğan’ın bir sözünü okudum gazetelerden ve ne kadar dikkatli olunması gerektiğine bir kez daha şahit oldum.

Bu Cumhuriyet’in bekçisi, güvencesi, temeli olarak halk hiç bir zaman ana aktör olarak görülmemiştir. Aksine devlet organları asli kurucu, geleceğin güvencesi olarak dikilmiş onun karşısına. Her ne kadar “Gençliğe Hitabe”de, gençlik bu Cumhuriyet’in temeli ve güvencesi gibi gösterilse de “her Türk asker doğar” yaklaşımı bu “gençlik” kavramını tanımlayan gerçek zihniyet olmuştur. Kısaca özetlemek gerekir ise iktidarın, yönetim erkinin ordudan ve kemiklemiş bürokratik elitlerin elinden halka evrilmesini savunuyorum. Hal böyle olunca Yazının devamını oku »

Binaenaleyh, devlet politikası…

0394Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz

Bu söz 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e ait. 70lerde milliyetçi/faşist örgütlenmenin cinayet işlediğine dair iddialara yanıt olarak Süleyman Demirel‘in ağzından dökülmüş. Sonra hep beraber öğrendik ki 70lerdeki tüm olaylar bir kurgu, darbe için hazırlıktı. İnsanlar öldürüldü, kitlesel katliamlar yapıldı, devlet politikası için! Neydi o politika? Bu demokrasi elbisesi bize bol gelmişti ve daraltmak gerekiyordu. Aslında Cumuriyetçi elite dar gelmişti demokrasi ve dayandığı Anayasa. İlk muhtıra ile daralttılar olmadı. Halk tepki gösterdi, sokaklara döküldü. Sonrasında ’Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözü ile savunulan kanlı dönem geldi. O zaman bu söz şöyle algılanmış olabilir; milliyetçiler aklı selim insanlardır, kendi milletinden insanları öldürmezler, böyle bir iftirayı benim azımdan duyamazsanız. Ama aradan geçen 30 küsür yıldan sonra öğrendik ki aslında söylenen sözün daha başka bir anlamı varmış.

Devlet, devlet politikası olarak adam öldürür, diğeri cinayettir

O dönemki olayları arkasında hangi ellerin olduğunu, hangi şartların olgulaşılması için beklendiğini yine olayları kurgulayanların ağızlarından öğrendik. Bugün de öğreniyoruz ki o dönemin mağduru gibi görünenler de aslında bu işin içindeymiş. İki sözü birleştidiğimiz zaman tüm kurgu o kadar yalın olarak ortaya çıkıyor ki aslında: ‘Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz, çünkü devlet, devlet politikası olarak adam öldürür, diğeri cinayettir

Dün bu Cumhuriyet’in ve rejiminin çürüdüğüne ve artık yıkılmakta olduğuna dair bir yazı yazmıştım. Şans bu ya Süleyman Demirel‘in de adı geçmişti yazıda. Cumhuriyetçi elitlerin iktidarının nasıl kırılma noktasında olduğunu ve güncel krizlerin bu kırılma sebebi ile yaşanılan cumhuriyetçi refkleksler olduğunu söylemiştim. İşte bu özette gözden kaçan bir nokta yine kendi aktörü tarafından aydınlatılmış oldu. 70′lerin kanlı döneminin Başbakanı, 90′ların kanlı olaylarında ise Cumhurbaşkanı ve görüyoruz ki mağdurun başta olduğu bu zamanlarda devlet politikası çekinilmeden uygulanılmış. Nasıl Başbakanlık dönemindeki paramiliter örgütlenmelerin cinayetlerini savundu ise şimdi de Cumhurbaşkanlığı zamanındaki yargısız infazları savunuyor. Çünkü O da bugüne kadar gelmiş olan halkından kopuk, hukuk tanımaz rejimin bir aktörü. Lakin dün de dedim artık bir yol ayrımındayız; ya bu rejimin çöküşünün altından arınarak kalkacağız ya da devlet politikasının karanlığında daha nice hayatlar sönecek.

Ben huzurlu, barış güneşinin altında halkının halk olduğu bir Türkiye hayal ediyorum. Hayal ediyorum çünkü böyle bir ortamı bilemedim, tadamadım. Doğduğum günden bu yana iç savaşı yaşayan bir ülkede nefes aldım. Polisinin üstü örtülen işkence olaylarını okudum. Düşünürlerinin, siyasetçilerinin nasıl sadece fikir beyan ettikleri için toplum hayatından uzaklaştırıldıklarını, hatta diri diri yakılmak istendiklerini izledim yine televizyonda. Ve daha nice böyle olay ya da rutinin arkasında bu sistemin politakalarnın ve kirli ellerininin olduğunu öğrendik sonunda. Dedim ya sonuna yaklaşıyoruz ya da öyle olmalı ki artık hiçbir şey gizliden yapılmaz oldu. Sözler çekinilmeden söyleniyor, tüm kozlar gözlerimizin önünde oynanıyor. En az onlar kadar gözü kara olmak zorundayız eğer temiz bir nefes almak istiyorsak. Bugüne kadar elimizi kolumuzu bağlayan sınırlarımızı, korkularımızı, önyargılarımızı gözardı etmeliyiz, eğer birisi bu rejimin karşısında durmaya çalışıyor ise yanında olmalıyız, adı AKP bile olsa. Sonra yine karşısında dururuz, çünkü ancak o zaman iktidarın karşısında durmak bir hak, bir özgürlük olabilir ve kullanılabilir. Yoksa bugüne kadar iktidar bildiğimizin, muhalefet ettiğimizin aslında sadece bir gölge olduğunu öğrenir ve o gölgeye karşı yumruk kaldırmaya, nafile haykırışlara devam ederiz.

Cumhuriyet çökerken…

Sert bir başlık oldu ama kısa bir gözden geçirmeden sonra sistemin altının ne kadar oyulduğunu ve ne kadar çürüdüğünü hep beraber göreceğiz. Hepimizin dağarcığında olan kısa bir tanımı var devletimizin; demokratik, laik,  sosyal bir hukuk devletidir, Cumhuriyettir. Lakin diğer vasıflarından arındırdığımızda cumhuriyet kavramı bir bürokrasi krallığıdır. Diğer vasıfları olmadan oldukça sert bir rejimdir ve bu sert yanları belli başlı refkleksleri beraberinde getirir. Bu refklekslerin arasında bürokrasinin ve beraberinde getirdiği elitçi iskeletin iktidar olma ve koruma içgüdüsü demokratik sistemlerde en yıkıcısıdır. Bir de bu kesime silahlı bürokrasiyi eklersek, açık ya da gizli bir militarizmden rahatça bahsedebiliriz.

Yukarıdaki kısa çerçevenin içini daha da doldurmayı düşünmüyorum. Sonuç olarak bilimsel bir makale amacında değilim. Yine bu çerçevenin sınırlarında günümüz Cumhuriyetimize baktığımızda güncel yaşanan olayları ve nedenlerini daha iyi anlayabiliriz. 82 Anayasası demokratik bir Cumhuriyet kurgusundan çok elitçi bir bürokrasinin iktidarda büyük bir pay sahibi olması üzerine kurulmuştur. Parantez açarak buradaki bürokrasi kavramına orduyu da katıyorum, sadece silahlı ya da askeri bürokrasi olarak ayırmak gerektiğine inanıyorum. Lakin sistemin yılmaz savunucusu olarak ordunun sivil bürokrasinin çok önünde olduğunun da altını çizmek gerekli. Bu savı da bürokrasinin başı sayılan Cumhurbaşkanlarının çoğunun asker kökenli diğer çoğunluğununda yüksek bürokrat(Turgut Özal, Süleyman Demirel, Ahmet Necdet Sezer)olması açıkça destekliyor.

Bu bürokratik sistemde en yüksek konumdaki Cumhurbaşkanı yüksek bürokraside atama kararlarında çok geniş yetkilere sahip. Diğer bir değiş ile, Cumhurbaşkanı olma yetisi ve şansına sahip seçkin kesim aynı zamanda var gelmiş olan sistemin devamınında garantisi oluyordu. Askeri bürokrasiyi ayırırsak yargıdan, üniversiteye Yazının devamını oku »

16. İstanbul Caz Festivali: Mustafa Kayatuzu Trio

Kayatuzu TrioHer sene imrenerek programına baktığım lakin kimi zaman parasal durumdan kimi zaman da başka mevzulardan hep kaçırdığım İstanbul Caz Festivali dün akşam ki özel programı ile haberlerde uzunca bir yer tuttu. Cazda Alperen akımının genç yeteneği Mustafa Kayatuzu‘nun grubu İdil Biret‘in İstanbul Topkapı Sarayı‘ındaki konserinde süpriz grup olarak Caz sevenlerin karşısındaydı. Dedim ya her zaman programına imrenerek bakmışımdır Caz Festivalinin, ama bu süpriz cidden yıkılmama sebeb oldu. Böyle bir gösteri kaçar mıydı? Nasıl olur da böyle bir gösteri süpriz olarak gizlenir? Bilseydim tüm şartlarımı zorlar bir şekilde orada olurdum.

İşin şakası bir yana, uluslararası bir organizasyonda böyle bir rezilliğin yaşanması hem de caz festivali gibi seçkin bir etkinlikte iyi kötü dünyanın gözü buradayken yaşanması utanç vericiydi. Özellikle Vakit Gazetesi’ni böyle bir organizasyonu hedef gösterdiği için ayrıca kutluyorum. Vakit Gazetesi ne yaptığı aklınıza takılıyorsa;

İl Kültür Müdürü şarapçılara seyirci

Osmanlı ordularının hatim okunarak cepheye uğurlandığı Topkapı Sarayı 1. Avlusu’nda bugün tertiplenecek İdil Biret caz konserinde şarap servisi yapılması ile ilgili rezalete, İstanbul İl Kültür Müdürlüğü seyirci kaldı.

Zihniyet üzerine yazmak istemiyorum çünkü ne yazılırsa yazılsın bir yararı yok ki zaten görünen köy klavuz istemez. Ancak özellikle Mustafa Kayatuzu‘na dikkat çekmek istiyorum. Kendisi İstanbul Alperen Ocakları başkanı ve bir iki ay öncesine kadar televizyonlardaki tartışma programlarında mensubu bulunduğu grubun görüşlerini insani yollarla savunmaya ve anlatmaya çalışırken görüyorduk Mustafa Kayatuzu‘nu. Ancak sonra her ne değiştiyse efendi, fikir adamı maskesini bir yana attı ve hemen ardından adını Taraf Gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı‘yı yumruklaması olayında duyduk. O zaman üzerine çok yazıldı çizildi, eğer böyle bir eylem cezasız kalırsa devami gelir diye. Lakin geldi de; geçen ay Alperen Ocakları Kayseri İl Başkanlığı, DTP milletvekillerine üzerinde “Bir gece ansızın gelebiliriz…” yazılı bir Türkiye haritası gönderdi. Ve ardından bir gece ansızın dün ki eylem.

İlk iki olayın cezalık suçlar olduğu açıkça ortada ancak bir şekilde ikisi de cezasız kaldı. Bugün bazı gazetelerde ve internet sayfalarında dün geceki eylemin demokratik bir hak olduğu savunusa gidilmiş. Haklı olabilirlerdi, eğer bu zavallı grup düşüncelerini duyuruk çekip gitseydi. Ama polis olamasaydı dün gece çok büyük bir olay yaşanabilirdi. Çünkü sadece seslerini duyurmak için orada değillerdi, bir de içeriye girmeyede çalışmışlardı haberlere göre. Eğer girebilseydiler kim bilir yeni bir Madımak… Düşünmek bile istemiyorum!

Eminim, ne yazık ki bu olay da cezasız kalacak. Sonuç olarak bir kesim medya ve topluluk dışında kimsenin onların üzerine gitmeye niyetleri yok. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın düsturu ile nasıl Rasim Ozan Kütahyalı olayında ve “Bir gece ansızın gelebilir…” tehdidinde sessiz kaldılar, bu olayda da çok şey beklememek lazım. Her ne kadar bakanın sert ve kesin sözlerine rağmen ne yazık ki polis ve yargıdan da bir hareket çıkmaz gibi görünüyor. Sonraki olaylar artık ne noktaya varır hep beraber göreceğiz.

alperenler

Son olarak tekrar altınız çizmek istiyorum,  bu gibi kaya kafalılar kadar gerektiği yerde onlara dur demeyenler de en az onlar kadar suçludur. Daha önce de bu tür sessizliklerin nerelere kadar vardığı yakın tarihimizin kırmızı sayfaları bolca örnekleriyle dolu. Umarım Kültür Bakanı’nın sözleri uygulamada bir nefes bulur da benim önyargılarım boşa çıkar. Yoksa daha çok gece ansızın gelişmelere gebe…

CHP’nin Irkçı Damarı II: Birgen Keleş

CHP beni gerçekten geriyor, ürkütüyor hem sahip olduğu düşünceler ile hem de icraatları ile çoğu zaman. Ancak CHP‘nin vasıfları içinde beni en çok korkutanı ırkçı düşünce ve söylemleri. Vesayetçiliği, çağdan kopukluğu, sözde solculuğu bile bu vasfının yanında çok gerilerde, koyu gölgelerde kalıyor. Bir partiyi ırkçılık ile suçlama elbet cesaret ve tabi ki somut deliller ister. Ne yazık ki CHP diğer konulardaki pervasızlığını bu konuda da çekinmeden icraa edebiliyor.

Sanırım Canan Arıtman‘ın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘ün soyağacına dair sözleri hala akıllardadır; değilse de daha önceki yazımdan hatırlayabilirsiniz. CHP geleneğini ve temellerini oluşturan devlet elitlerinin en çok sevdiği kelimelerden biri olan münferit bir durumdur demiştim Canan Arıtman‘ın çıkışına dair. Demiştim ama aklımda tatmin olmamış bir yan vardı hep; nasıl olurda bir milletvekili ırkçı söylemlere başvurur da hala o koltukta ve partisinde kalabilir? Parti içi dengelerdir demiştim ilk önce çünkü insan ihtimal vermiyor sol(!) bir partinin ırkçı düşünceleri içselleştirmiş olmasına. Lakin bugün Taraf‘ta okuduğum Ayhan Aktar‘ın köşe yazısındaki başka bir CHP milletvekili Birgen Keleş’in benzer söylemlere başvurması iyiden iyiye ürpertti beni. Köşe yazısından alıntılayarak veriyorum:

Keleş kürsüden şöyle diyordu: ‘Bu arazilerin bölge halkına verilmesi doğru değil. Eninde sonunda bu araziler PKK’nın eline geçecek’ … Acaba Keleş bu sözleri nereye bağlayacaktı? Merak edenlerden biri de Deniz Baykal’dı. Ve Birgen Keleş sözlerine devam etti: ‘Benzer bir şey Yunanistan’da da yapıldı. Orada alınan karara göre Yunanistan vatandaşı dahi olsa Helen soyundan gelmeyenlere verilmedi… Biz de aynısını yapmalıyız.’ Bunun Türkçesi şuydu: ‘O arazileri Kürtlere değil, Türk ırkından gelenlere verelim…

Öncelikle Birgen Keleş kimdir ile başlamak lazım; kendisinin kısa bir kariyer özetini Wiki‘de bulabilirsiniz. Öğretim seviyesi, kariyeri tam beyaz Türklere uyuyor. İyi bir üniversitemizi bitirdikten sonra yurtdışında eğitimi Harvard‘a kadar uzanmış. Sonrasında bürokraside yüksek mevkilerde bulunmuş ve ardından milletvekilliği. Tabi ki sadece eğitimi ve kariyeri tamamlayamazdı beyaz Türklüğü, mükemmelliğe ulaşmak için kendi ırkını bu toprakların ve devletin tek sahibi olarak görmesi ve kanıtlaması gerekiyordu. Yukarıdaki söylemi de aslında mükemmelliğe çoktan ulaştığını gösteriyor. Yoksa bu kadar açık ırkçı bir söylemi dillendirmek gerçekten yürek ister. Yürek ister de eğer arkasında partisi durmuyor olsaydı yürekte yetmezdi söylemek için. Canan Arıtman örneği cesaretlendirmek için yeterliği dayanağı verdiği gayet açık. Başka gözler önünde olan gerçek ise her ne kadar cılız da olsa bu tür söylemlere tepki veren CHP‘nin ırkçı düşünce ve söylem sahibi milletvekillerini hala partide tutarak aslında bu vakaların münferit milletvekili çıkışları olmadığını kanıtlaması. Üstü kapalı da olsa bu düşüncenin partinin temellerinden biri olması.

Beyaz Türklük dediğim bu duruş açık ırkçı bir duruş olmamak ile birlikte çoğu zaman sivri çıkışlarla bu noktalara kadar evrilebiliyor. Hatta hangi noktalara kadar vardığını görmek için Cumhuriyet tarihinde kısa bir tur tatmin edici olacağı açık. Aleviler, Kürtler, siyasi tercihler bu beyazlık karşısında 80 küsür yıldır karartıldı. Ancak son olaylar gösteriyor ki bu damar eskisi gibi atmıyor, atamıyor artık. Hem CHP’nin hem de örtülü iktidar odaklarının bu kadar sivrileşmesi, sertleşmesi buna yormak gerek. Ancak yorarken bu işin daha çok başında olunduğunu, on yıllar alabileceğini, inişleri-çıkışları olabileceğini unutmamak gerek. Bu evrede ne olursa olsun gözardı edilmemesi gereken noktalardan birinin ırkçılık olduğu açık. Taviz verilemez, gözardı edilemez. Bu konuda rahatsızlığı taşıyan herkesin sesini çıkartabildiği en yüksek güçle çıkarması gerekiyor.

Ben buradan bağıyorum:

CANAN ARITMAN ve BİRGEN KELEŞ İSTİFA!!!