Son yazılımlarımda rejim ve refleksleri üzerinde duruyorum; mevcut sistemin organlarının, hani rejimin güvencelerinin ya da yılmaz bekçilerinin, çürümüşlüğüne ve köhneleşmişliğine dair kısaca yazdıklarım. Bu sistemin değişmesinde ya da yıkılmasındaki AKP rolününde sıkça altını çiziyorum ama bu vurguyu yaparken de her zaman AKP’nin sorgulanmaksızın takip edilmemesi gerektiğini belirtiyorum. Nasıl olduysa gözümden kaçan Erdoğan’ın bir sözünü okudum gazetelerden ve ne kadar dikkatli olunması gerektiğine bir kez daha şahit oldum.
Bu Cumhuriyet’in bekçisi, güvencesi, temeli olarak halk hiç bir zaman ana aktör olarak görülmemiştir. Aksine devlet organları asli kurucu, geleceğin güvencesi olarak dikilmiş onun karşısına. Her ne kadar “Gençliğe Hitabe”de, gençlik bu Cumhuriyet’in temeli ve güvencesi gibi gösterilse de “her Türk asker doğar” yaklaşımı bu “gençlik” kavramını tanımlayan gerçek zihniyet olmuştur. Kısaca özetlemek gerekir ise iktidarın, yönetim erkinin ordudan ve kemiklemiş bürokratik elitlerin elinden halka evrilmesini savunuyorum. Hal böyle olunca bu savunuda iktidarın halktan başka bir özneye devredilmesini savunmak mevzu bahis dahi olamaz. Aynı şekilde rejim güvencesi olarak dahi başka bir erkin öne çıkartılması kabul edilemez. Nasıl halktan kopuk onu dışlayan yargının, ordunun, devletin diğer organlarının devletin ve geleceğinin güvencesi olamayacağını savunuyorsak aynı şeyi polis teşkilatı içinde söyleyebilmeliyiz.
Babamın polis teşkilatından olması nedeni ile iyi kötü oturmuş zihniyeti nedir ne değildir biliyorum. Ortalama olarak hangi siyasi görüşe yakın olduğunu, hangi duruş ve düşüncelere karşı sert refleksler gösterdiklerini uzun uzun anlatmaya gerek yok. Hal böyleyken Başbakan’ın “rejimin güvencesi polistir!” lafını diğer kısır rejim savunuculuğundan ayrı tutmamak gerek. Uzunca anlatmaya gerek yok dedim ama bir iki yakın örneği veremeden de geçemeyeceğim: İlk örnek Alperenlerin İdil Biret‘in İstanbul Topkapı Sarayı‘ındaki konserine yönelik protesto gösterisi; dışarıda gösteri yaptılar tamam, lakin içeriye girmeye çalışmaları kabul edilemez bir olaydı. Peki polisin tepkisi ne oldu? Sadece engellemek, her hangi bir gözaltı olmadı. Hemen başka bir olaya bakalım; üniversite harçlarını protesto eden gençler, temsil edilmedikleri bir çalıştayda temsil edilmek ve söz almak için salona girmeye çalıştıklarında sert bir müdahale sonrası gözaltına alındılar. Sanırım aradaki tezatı görmek için dahi olmak gerekmiyor. Bu örneklerin yanına daha binlercesi konulabilir; 1 Mayıslar, Kürtçe konuşanlara polis müdahaleleri, tipini beğenmedikleri gençlere polis şiddeti,…
Her ne kadar bu değişim rüzgarının tam ortasında da olsa AKP, aslında değiştirmeye çalıştığı rejimden çok ta uzağa düşmüyor armut misali. İçinden çıktığı geleneği, bir koalisyon partisi görüntüsü veren kadrosu ve içindeki devletçi uzantıları AKP’yi yaptığı reformlardan desteklerken ne kadar dikkatli ve uyanık olmamız gerektiğini hatırlatan en önemli noktalar. Tabi bir de üzerinde durduğum gibi sözleri var; he ne kadar iş kişinin aynası dense de yapılan bu işler aslında oturmuş bir zihniyetin ürünleri olmaktan çok uzak. Eğer rüzgar tersten eserse, AKP bugüne kadar yaptıklarının tam karşısında kolayca yerini alabilecek bir akım. Erdoğan’ın polise dair sözleri ya da en basitinden metal işareti yapan gençlere dair tutumu zihniyetin asıl temellerini açıkça özetliyor. Ki Cemil Çiçek ekolünün sözlerini de unutmamak gerekli.
Bir yanlışın karşısında bir çatı altında farklı hatta zıt görüşlerle ilerlemek hem zor hem de tehlikelidir. Hani öküz öldü, ortaklık bitti misali. Sonuç olarak AKP iktidar partisidir ve demokrasi savunusunda mevcut iskeleti oldukça kırılgan bir yapıda. Eğer AKP’nin yanlışlarını şimdiden törpülezmezsek, hatta aksine mevcut “öküz” için görmezden gelirsek bugünün küçük kazanımları bile o “öküz” öldükten sonra kolayca ellerimizden kayabilir. Unutmayalım ki “demokrasi bir trendir, ve uygun görüldüğünde inilebilir!“